Ana Sayfa

Özgeçmiş

Kitaplar

Yazılar

Günceler

Fotoğraflar

Gülmecelik

İletişim

Linkler






 

DÜŞÜNCELER (*)

 


Ex oriente Lux. “Işık doğudan gelir”miş. Onu da güneşin gönderdiği ışıktan başka bir şey geliyor mu doğudan? Doğu ülkeleri parasal ve doğal zenginlik bakımından dünyanın en önde, öte yandan demokrasi, gelir dağılımı, insan hakları, kadın hakları, çocuk hakları, hayvan hakları bakımından en geri ülkeleri. En, en önemlisi kadına saygı yok doğuda. Kadın oralarda Burka’nın, Çador’un, Çarşaf’ın içinde ömür sürüyor. Gerici toplumlarda suçu sevmek olan, ırzına geçilen, yabancı erkekle konuşan, kolsuz giyen, boşanmaya kalkan kadın ‘Recm’ ediliyor, Türkiye’nin doğusunda ise tabancayla vuruluyor. Neden en kanlı en karabasanlı ve karanlık diktatörlükler doğuda? Kuş gribi, Sars gribi, eroin, esrar, afyon  doğudan geliyor. Doğuda kız çocukları seks kölesi olarak çalıştırılıyor.  Sadece adını duyduğum, resmini gördüğüm tarihteki doğulu büyüklerin hepsi ya gözü kanlı ve asık suratlı bir savaşçı, ya da mindere oturmuş uyuşuk görünümlü bir filozof. Çocuklara süt içirmemek, apış arasını örten bez dışında bir şey giymeden keçe üstünde on beş yıl oturarak saçlar arasına karıncalara yuva yaptırmak doğuda marifet. Nerede doğudan gelen, buhar makinesi, elektrik, uçak, transistör, chip gibi dünyayı değiştirmiş bir buluş? Doğulu bağnazlar sıkıya gelince; “Bunların hepsi Kuran’da yazıyor.” diyor. Çok sevdiğim, güvendiğim, üstelik hacca gitmiş bir dostum, ki kendisi üstelik liseyi de bitirmiştir; “Sineğin bir kanadında zehir, bir kanadında panzehir vardır.” diyebiliyor.

Ben Doğuyu sevmiyorum!

Osmanlı Devleti’nde 1839’da Tanzimat Fermanı’yla batılılaşma süreci yeniden başlamış. Batıda oluşan, ‘Osmanlı’da gayrimüslimlere zulüm yapıldığı’ savını yerinde incelemek için 1781’de (Atatürk’ün doğmasına yüz yıl kala.) Anadolu’yu boydan boya gezen bir İngiliz gazetecisi Capt. Frederick Burnaby, kitabında: “Şu Türkler çok iyi insanlar, ama gerçek bir liderden yoksunlar.” diyor. Okuduklarımıza göre 1071’deki Çaldıran’dan önce de on  binlerce Türk Anadolu’ya gelmiş, Bizans topraklarında yaşıyordu. Sonradan hepsi savaşın ardından gelenlerle birlikte   Müslümanlığın, ardından da bağnazlığın koyu yeşil renkli ağır örtüsü altına girdiler. Batılılaşma  birkaç yüz yıl duraklayacaktı. Osmanlı’nın yıkılıp ilerici ve laik Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda sanayimiz sıfır, ülkedeki ortaokul ve lise sayımız yüz elli üçtü. Yüzde birini bile kadınların oluşturmadığı okur yazar sayımız nüfusumuzun sadece yüzde yedisiydi. Bütün Türkiye’deki okullarda sekiz yüzden az kız öğrenci vardı. Kişi başına yıllık kamu harcaması elli kuruşken, milli gelirimiz sadece  kişi başına dört liraydı. Şimdiki sayıları ise aşağı yukarı hepimiz biliyoruz. Hal böyleyken bu gün bile  doğu illerimizin birinden gelen bayram tebrikinde; ‘Allah’ın inayeti her zaman üstünüzde olsun, üstünüze gül yaprakları zemzem suyu gibi serpilsin..’ yazıyor. Bunu gönderen kız çocuğuna ailesi kısa kollu gömlek ve pantolon giydirmiyor. Yine doğu illerimizde bir politikacı, hacdan dönerken getirdiği bir  plastik bidon dolusu zemzem suyunu  törenle kentin içme suyuna katıyor!

Batıya doğru olan ülkelerde kadınlar evlense de kendi soyadını kullanıyor, göğüsleri açık güneşlendiklerinde kimse üstlerine atlamıyor. Elimde bir fotoğraf var; Avrupa kentlerinden birinden sokak manzarası. Çırılçıplak genç kızın biri gülümseyerek objektife poz veriyor. Hiç de orospu gibi bir hali yok. Çevredekiler bakmıyorlar bile. Biliyorum, sırf aykırılık olsun diye, spor, hobi, gezme, eğlence bittiğinden, herkes her şeyi yapıp bitirdiğinden, o “Başka bir şey yapmak için” yapıyor. O gün mutlaka pazar. Belki de fotoğraftaki genç kız pazartesi günü işine gidip, “Türkiye’ye satılan bir şeyin” üretiminde çalışacak. Evet, batı memesini açıyor, karikatür çiziyor, ama üretiyor. Sonra da bize satıyor. Biz enerjimizi ve değerli zamanımızı sadece türban, imam hatip tartışmalarına harcıyor, sonra işimizi çevirmek için batıdan borç alıyoruz. Alınca da günde yüz bin dolar faiz ödüyoruz! Bilmem anlatabiliyor muyum?

(*) Senin Tahta Atın Var mıydı?’  kitabımdan.






BOZCAADA’DAN
BİR DEMET İZLENİM

 


 

            Pansiyonumuzun bulunduğu sokağa girdiğimizde önce iki kadını gördüm. Geniş yapılı, rahat entarili, adalı oldukları belli iki kadın. Birisinin elinden uzayan kayış akşam sefası çiçeklerinin arasında kayboluyordu. “Köpek var!” dedim Reyhan’a. Oysa kayışın ucundaki çok tüylü, çok kocaman, çok basık burunlu ve çevresini küçümseyen bakışlarla süzen çirkin güzeli bir kediydi. Oradakilerin içinde en etkili kişilik olarak gördüğüm için ağzımdan ona doğru bir “Merhaba!” çıktığında kedi tabi ki bana anlamamış biçimde bakarken sahibi merhabamıza yanıt verdi.

        Yarışmasında seçici kurulu oluşturduğumuz Adaposta Gazetesi’nden geliyorduk ve sekiz - on beş yaş grubu çocuklar arasında düzenlenmiş, konusu Bozcaada Kalesi olan yarışmaya katılan bütün yazıların yazılış biçimleri açısından o gün okuduğumuz Hürriyet Gazetesi’ndeki haber ve röportajların hepsinden kat be kat üstün olduğunu görmüştük.

            Amacım Bodrum’un ağustos sıcağından kaçarak Bozcaada’da serin bir ay geçirmekti. O sayede ‘İlyada Okumaları’nda da bulundum. Akşamki ve son okumada yanımdaki koltukta oturan Bodrum’dan tanıdığım Tony: “Seni Lisa ile tanıştıracağım, gazetesine İlyada okumaları hakkında bir yazı yazıver.” demişti.  Oysa ben yoğun çalışıp gelecek ilkbaharda çıkacak kitabım için tasarladığım öykülerimi bitirmeyecek miydim? Sorumluluk bilinciyle o gece az uyuyabildim. “Ben kim, mitolojik bir konuda yazı yazmak kim”di. Neyse, on yaşındaki Yasemin’in ve on bir yaşındaki Barış’ın İlyada’dan satırları edebiyatçı büyükleri kadar güzel okuduklarını, oradan geçen pansiyoncu teyzenin durup dinlemesini, sonra akşama bana: “Oturacadım emme utandım.” demesini filan yazabilirdim. Ayrıca sevimli birinin: “Abi burada ateistler ayin mi yapıyor?” diye sormasını, karşı kıyıda silueti görünen çimento fabrikası silolarının Troya Atı şeklinde yapılması gerektiği fikirlerini eklemek de mümkündü. Okuma yapılırken yanımızdan duraklayarak geçen yirmi birinci yüzyıl harikası otolar, ötedeki motelde çalan davul zurna, Kaikias’ın nefis pasta ve şarap ikramı da konu edilebilirdi. Sonunda bunlar olmadı da, adalı bir dostun verdiği İlyada’yı biraz daha okuyarak bir şeyler tuşlayıp durumu kurtardım.

Bozcaada’da bulunduğumuz süre içinde biz de herkes gibi bol bol kapı ve çiçekli pencere fotoğrafı çektik. Ergin Pansiyon’un “Katakomb” diye adlandırdığım zemin altı odası bizi sıcaklardan çok güzel korudu ve öykülerime çalışabildim. Tek sıkıntım sevimli pansiyon sahiplerimizin kendi aralarındaki heyecanlı ve yüksek sesli konuşmalarla kimi zaman yarattıkları gürültüydü. Kanımca yirmi odayı aşan bir işletme anne Seyhan Hanım’ın içtenlikle: “Yiyin, yiyin!” diye üstelediği sabah kahvaltıları ve bütün aile bireylerinin yine içtenlikle söyledikleri “Günaydın!” ve “Rahat mısınız?”ın dışında biraz daha profesyonelce yürütülmeliydi.

            Ada’da geçirdiğimiz bir ayda bir defa Ayazma’dan önceki Beylik kıyısında denize girmemizden başka merkezden pek ayrılmadık. Tabi iki kez Polente Feneri’nde günbatımına gitmemiz, bir de Göztepe’ye çıkmamızın dışında. Günbatımına giden minibüslerin oraya biraz daha erken varmasını dilerdik. Hem rahatça fotoğraf çekebilmek, hem gün batımını yaşayabilmek için. Üç dakika önce vardığımızdan çekime yoğunlaşıp ne yazık ki günbatımının zevkini çıkaramadık. Yanında sevimli köfteci amcanın olduğu tenha çay bahçesi ve Ada Kafe sürekli  mekânlarımız oldu.  Birbirine karışan müziklerine katlanabildiğimiz ölçüde limandaki çaycılarda da zamanlar geçirdik. Orada akşamları oturup karşı kıyıdan bağbozumuna gelmiş, gün boyu çalıştıktan sonra da akşam temiz şalvarlarını giyip hep beraber kol kola gezintiye çıkan köylü kızlarını seyretmek, bir yandan da komşu masada yerlilerin konuşmalarını dinlemek hoştu.

            Sabahları Salhane’nin iskelesini ve o iskelenin Sırat Köprüsü merdivenini kullanarak Bodrum’da bu mevsim hayal bile edemeyeceğimiz serin denizlere girdik. Gün ağarmadan çıktığımız yürüyüşlerde bağlar boyunca yaprakları arasından kara ve beyaz üzümleri seyrederek açıktan geçen trol teknelerinin güçlü motor sesleri ve şileplerin gümp gümpleri eşliğinde Tuzburnu’na kadar yürüyüp geldik. Bu  yürüyüşler akşamları Martı, Sandal, Salkım, Ada Kafe, Paşa ve daha birçok cici restoranda ada şarapları eşliğinde yediklerimizden ötürü edindiğimiz fazla kiloları eritmek şöyle dursun,  Ergin Pansiyon’un pişkin kepek ekmekli sabah kahvaltısına daha acıkmış olarak saldırmamıza yaradı. Belki akşam yemeği sonrasında Cafe at Liza’s’da “Brownie’ ve Espresso, veya Ada Kafe’den yanında özel gelincik şerbetiyle kalbura basma yemeseydik böyle olmazdık ama, şimdi Bodrum’a  daha şişmanlamış olarak dönmek zorundayız.

            Bozcaada’da “Gördüklerimizin en güzeli” diyeceğimiz Kerem Tunçer’in “Kadeh” adlı şarap ve üzümle ilgili hediyelik ve aksesuar dükkânından alış veriş ettik, bir çok değerli dost tanıdık, Gürüney’lerin başkalarına örnek olmasını dilediğimiz Yerel Tarih Araştırma Merkezi’ne uğradık, kargalar, köpekler ve kedilerle daha sıkı ilişkilerde bulunduk. Bodrum’daki jet ski, egzozu çıkarılmış motosiklet terörü burada yoktu. Bar işletmeleri gürültüsüne katlanılabilir ölçüde müzik yapıyordu. İstanbul’dan gelmiş bazı trafik canavarlarının arasında pırpırına binerek yanına hanımını da oturtmuş, bağına giden yaşlı amcaların hepsi güler yüzlüydüler. Birkaç günümüzü de sakin ve şirin Ahinos Otel’de geçirdikten sonra artık Bodrum’a dönüyoruz.

Biz seni çok sevdik Bozcaada!

( Ağustos’ 2006)






EFSANELER, MASALLAR,
ÖYKÜLER DİYARI’NDAN
NOTLAR

 

Hesapladım, Güneydoğu’ya önceki gittiğimden bu yana yirmi iki yıl geçmiş. İstanbul’da kurduğumuz diapozitif arşivi için fotoğraf çekmek ve Cumhuriyet Gazetesi’ne röportajlar yapmak için çıktığım bir geziydi. Şimdi ne kadar büyük gelişim var, o zamanlar kırda sefalet açıkça belli, kentte pislik diz boyuydu. Yine de tam olmuş denemez ama çok ilerleme gözledim.

Mardin’in gece görünümü doyumsuz. Dizi dizi ışıklar için “Gündüz seyranlık, gece gerdanlık” diyorlar. Daha önceleri kent derlenip toplanmadan “Gündüz mezarlık, gece gerdanlık”mış. Hem Mardin’de, hem de gördüğümüz başka kentlerde düzenleme ve temizlik konusunda daha alınacak yol olduğu ayrıca bir gerçek.

Mardin’de “Abbara”, altından yol geçen ev, veya üstünde ev olan sokak demek. Abbara’nın da raconu var; Diyelim ki gecenin karanlığında sarhoşun  biri sallana sallana bu abbara’dan yürüyor ve o saatte sokağa çıkmaya zorunlu bir kadın karşıdan geliyorsa sarhoş yüzünü duvara, arkasını kadına döner, “Geç bacım geç, korkma.” diye  yol verirmiş. Ayrıca bu abbaralar gençlere buluşma, kavgalılara da koz paylaşım yeriymiş. “Sıkıysa bu akşam Hacı Murat’ların abbarasına gel!” dermiş kavgacılar birbirine. 

Eskiden sınır boylarında kaçakçılık çok fazlayken söylenen “Bir kilo toz bir Toros, iki kilo toz bir monobos, üç kilo toz bir otobos” lafı esrar kaçakçılığının boyutlarını açıklamak bakımından ilginç. Şimdi bu işler İran sınırı, Nusaybin taraflarına kaymış dediklerine göre. Onun yerini de  buralarda GAP sulama kanalları sayesinde pamuk tarımı almış.

Ta Halep’ten kalkıp Harran’a gelenlere Mırra ikram edildiğinde, “Halep’te yeni içtik daha,” derlermiş. Bu, Mırra tadının uzun süre ağızda kaldığını belirtmek için söyleniyor.

Güneydoğu çarşılarında bakkala girip Seylan çayı aldığınızda kasa fişinde “Kaçak çay” yazdığını görüyorsunuz. Kaçak olsa da, olmasa da o çayın adı kaçak çay!

Efsaneye göre yıllarca çocuğu  olmayan bir Süryani ailenin Kırklar Dağı’nda adak adadıktan sonra Suzan adında bir kızları olunca, teşekkür için her yıl bir kere oraya gelirlermiş. Zamanla büyüyen kız bu gelişlerin birinde bir Müslüman gence aşık olmuş. İki genç nasıl becerdilerse orada bir güzel sevişmişler. Sonra yine nasıl olduysa kızcağız Dicle’ye düşerek boğulmuş. Delikanlı kaybettiği sevgilisinin ardından, “Ziyaret çarptı bizi, Suzan Suzi, Suzan Suzi…” diyerek ağıtlar yakmış. Tabi “Evlenmeden seviştik de böyle olduk.” diyemiyor, “Ziyaret çarptı bizi.”diyor. Şimdi Süryani Suzan’la Müslüman sevgilisinin aşklarını anlatan bu ağıt oraların en gözde türkülerinden.

Bir zamanlar terör yüzünden korku uyandıran, otuz araç biriktiğinde asker eşliğinde ve konvoy halinde geçmeye izin verilen Çağ Çağ Vadisi, şimdi pırıldayarak akan ırmak, yanında ağaçları, gölge yeşillikleriyle insanda ister istemez yiyip içtikten  sonra iki ağaç arasına gerilmiş bir hamakta uyumak isteği uyandırıyor.

Gezi boyunca karşılaştığımız çocukların hepsi son derece pırıl pırıl, akıllı, zeki, uyanık ve kibardı. Bir tanesi bana: “Sizinle tanışmaktan mutlu oldum.” bile dedi. O çocukların gözlerindeki ışık, ülkemizin geleceğinin aydınlık, yapılacak tek şeyin doğru eğitim olduğunu  bir kez daha bizlere anlattı. Bence bu konuda hepimize görev düşmekte.

Yöre erkekleri başlarına  değişik şekillerde kareli siyah beyaz “Poşi” bağlarken  Urfa’dakiler her tonda, ama genellikle koyu mor renklisini kullanıyor. Nedenini araştırdık, sadece adet, veya alışkanlıkmış.

Urfa’da Suriye malı bir şişe Mırra kahvesi aldığımız adamla pazarlık ettiğimde, “Dokuz çocuğum var, onlara bakıyorum.” dedi şakayla karışık. “Peki, neye yaptın dokuz tane?” deyince de, “Cahillik işte, ama şimdi öğrendik usulünü, çocuklara da  öğretiyorum!” yanıtını verdi.

Yine Urfa’da Gümrük Han’da içinde fotoğraf derneğinin de olduğu Rehavi Sanat Evi’nden ve Deyrulzafaran Manastırı’ndaki satış yerinden başka yerde bulamayacağımız çok ilginç kitapları alma fırsatımız oldu.

Bölgede en ufak bir alışverişten sonra, bir şişe su bile alsanız “Hayırlı olsun!” deniyor.

Bölge insanı kendileri gibi olmayanlara karşı Ege’de olduğundan daha çok  saygılı. Benim sıra dışı tipime karşın ne “Hello!” diye laf atan oldu, ne de rahatsız edici biçimde alış verişe zorlayan. Aklıma Bodrum’daki, Kuşadası’ndaki ve Ege’nin kimi başka yerlerindeki bazı esnafın yaptıkları sululuklar gelince sıkıldım. 

Gezi boyunca korkarak oturduğumuz  sofralarda içimizi yakan değil, ağızda uzun süre güzel bir tat bırakan lezzetli “acı”lar yedik. 

Urfa’daki sıra gecesinde ortada oynayan kızları cep telefonuyla kayda alıp bir yerlere gönderen anneler gördük. Duyduğuma göre bunlar geleceğin kaynanalarıymış! Yaşlı başlı bir teyze de yerinden kalktı, elindeki flaşlı makineyle birkaç kızı çekti, heyecanlanmıştı. Sonra başının arkasına  kayan başörtüsüne pek de aldırmadan yerine geçti oturdu, bütün ciddiyetiyle  oynayanları seyre koyuldu. Birkaç oyun sonra  o da dayanamayıp ortaya fırlayacaktı.

Bu sıra geceleri sadece eğlenmek için değil, bir sorunu çözmek, bir konuyu görüşmek, karara bağlamak için de yapılıyor. Bir aile sıra gecesinde ne ikram etmişse başka bir sıra gecesinde başka bir aile aynısını ikram ediyor. Abartılı ikram görgüsüzlük sayılıyor.

Mırra kahvesi özel sapsız fincanında yudumcuklarla iki veya üç kez içiliyor. Başka  istemezseniz elinizi fincanın üstüne tutmak yeterli. Fincanı yere bırakmak yok. Bilerek yere koyan ikramı yapana hakaret etmiş gibi oluyor. Özür için çare;  Onu evlendirmek veya fincanı altınla doldurup vermek. Veya Gümrük Hanındaki kurnaz garsonun  dediği gibi, “İyi bir bahşiş!”

 Her yerde, Harabelerde, köylerde kentlerde çocuk rehberler var. Türkçe, İngilizce, Almanca, Fransızca (Hatta Japonca bile) bulunduğunuz yerin özelliklerini anlatıyorlar. Yalnız o dilde bir soru sorarsanız yanıt yok. Başa alıp aynısını yeniden anlatmaya başlıyorlar. Diyarbakır’da sokaktaki bütün çocukların Cahit Sıtkı Tarancı’nın Otuz Beş Yaş şiirini nefes bile  almadan okuduklarını bir düşünün!

Köylerde “Ağa” var tabi. Yedi köyün sahibi olan da “Bey” oluyor. Bunlar genelde İstanbul’da veya yurt dışında yaşarmış. Oraların milletvekilleri de bu beylerden çıkarmış.

Sıra gecesine katıldığımız Yıldız Sarayı Konukevi’nin sahibi bundan elli yıl önce on yaşında bir kadayıfçı çırağı iken siparişleri getirdiği bu yerden bahşiş isteyince terslenmiş. Dükkâna döndüğünde durumu öğrenen ustası tarafından da azarlanmış. O zaman kendi kendine buranın sahibi olmak için ant içmiş. Ardından gençlik yıllarında gittiği Almanya’da otuz beş yıl çalışıp para biriktirdikten sonra dönüşünde binayı satın alarak şimdiki Yıldız Sarayı Konukevi’ni kurmuş.

Dönüş yolunda görmek fırsatı bulduğumuz Atatürk Barajı Gözlerimizi yaşarttı, göğsümüz kabardı. İnşaat sırasında yaşamlarını kaybeden yirmi üç görev şehidini rahmetle andık.

Bence Efsaneler, Masallar ve Öyküler Diyarı gezimizin yıldızları bir kere her zamanki gibi Resmiye Hanım, sonra bütün grubu Ödemiş’teki evine gece yatısına davet eden Sabriye Hanım, ve otobüs Karacadağ’dan geçerken çaktırmadan telefon edip yazıhanecinin evinde ne kadar oranın özel pirincinden varsa torbalatarak içimizdeki meraklılara vermek üzere yol kenarına getirten Cengiz Kaptan’dı. “Ya rehberimiz Özgür Bey, ya kaptan yardımcımız Ramazan?” diyeceksiniz. Doğru, işlerini en güzel yapanlardı onlar. Hepsine teşekkür ediyoruz.

 

Daha nice gezilere…   (Mayıs’ 2007)








DAHA SAĞLIKLI OLMAK İÇİN:

 

 Fotoğraf : I. Kaynarkan

            Herkesin hayali olan uzun ömrün anahtarı az yemek ve sağlıklı kiloyu korumaktır. Az yemek serbest radikallerin ortaya çıkardığı hasarı azaltır. Serbest radikaller yağ ve karbonhidratların parçalanması sırasında oksijen kullanımıyla ortaya çıkan ve vücuda zarar veren maddelerdir. Sağlıklı beslenmenin sonuçları uzun zamanda, sağlıksız beslenmenin etkileri kısa zamanda ortaya çıkıyor. Beslenme şekliyle sağlıklı yaşam sürmek arasında kesin bir ilişki var. Beslenme, sigara, içki, genetik faktörler, yaş ve fiziksel etkinlik sağlığın temel belirleyicileri. Sağlıklı beslenmeden amaç; et, süt, yoğurt, sebze ve meyveyi karışık olarak gün içinde tüketmek. Üç ana öğün, en az bir ara öğün yapmak, az yağlı, düşük kalorili bir beslenme uygulamaktır.

            Bir insan sağlıklı beslenmek istiyorsa kendi çevresinden oluşturacağı besinlerle sağlıklı beslenme uygulamalıdır. Örneğin öğle yemeğinde etli kuru fasulye yendiyse akşama sadece sebze tüketilmelidir. Bir erkeğe günde ortalama 2200 – 2800 kalori gerekir. Bu, kas kütlesi, işi ve yaptığı fiziksel etkinliğe göre değişir. Bir kadın için ise ortalama değer 1800 – 2000 arasıdır. Ergenlik döneminde bu daha fazladır. Doğumdan ergenliğe kadar bazal metabolizma hızlı bir şekilde artar, çünkü kas yapımı vardır. Otuzlu yaşlarda geri dönüş başlar. Bu nedenle alınan kalori miktarının yaş ilerledikçe azaltılması  gerekir. Bir insanın sağlıklı beslenebilmesi için günde 1200 – 1500 kalori yeterlidir. Yeterli vitamin ve mineralle beraber bu kadar kalori alan, düzenli fiziksel etkinlik yapanlar fazla kilolarını verir, zayıf olanlar kilo alır. Diyeti istediğiniz kadar güzel planlayın, bir minerali bile eksik verdiğinizde kalitesiz zayıflama yaparsınız, vücudun kas, yağ, su oranı değişir. Kendinizi yormadan uygulayacağınız bir reçeteniz olmalıdır. Bunu uygularken yaptığınız ufak kaçamaklar size zarar vermez, ancak alışkanlık haline gelmemelidir. Sağlıklı bir sistem olmadan yapılan vitamin takviyeleri kanser, böbrek işlevlerinin bozulması, karaciğer sorunlarına yol açar. Her gün karışık sebze, meyve yiyen, et ve süt ürünleri tüketen bir insanın ek vitamin ve mineral desteğine ihtiyacı yoktur.

            Suyun kilo vermekle değil, yağ yakmayla ilgisi  vardır. Kadınların  düzenli olarak kalori yakabilmesi için günde on bardak, erkeklerinse on dört bardak su içmesi gerekir. Su yerine içilen açık çay, bitki çayları, meyve suları da bu gereksinmeyi karşılar. Su vücut ısı dengemizi sağlıyor. Özellikle spor yaparken her on beş dakikada içilen su daha fazla yağ yaktırıyor. Suyu sıcak, soğuk, ılık, yemek öncesi veya sonrası, sabah kalktığınızda, akşam yatarken içebilirsiniz. Böylece gün içine yayılarak tüketilmelidir. Öğün aralarında içilen su sindirimi kolaylaştırır. Öğün öncesi içilen geçici tokluk hissi verir.

            Kişi amacını belirleyerek kilo vermede başarılı olur. Kilo vermek ve gelinen kiloda yaşam sürmek. Bu kiloyu korumak için et, süt, sebze, yoğurt ve meyveyi gün içine yayılarak tüketmelidir. Tabi ki bazen de kek, börek, baklava da tadılabilir. Yaş ilerledikçe mutlaka fiziksel aktivite yapmalıdır. Haftada dört kez bir saat tempolu yürüyüş ve sık sık kilo gözetimi gerekir.







KOKULAR


 

            Deniz kenarına vardığı yer, burada “Yalı” dedikleri, lokantaların, kahvelerin, iskelenin bulunduğu yere epeyce uzak, balıkçıların teknelerini boyayıp tamir etmek için kıyıya çektikleri yerdi. Kemal oraya her geldiğinde nedense bir eskiye özlem duygusuna kapılır, bir taşın, bir kütüğün üstüne oturarak bu duyguyu bir süre yaşardı.

            Karaya çekilmiş iki tekne vardı o gün. “Kardeşler” yazan oldukça büyük bir tane ile ismi “Canavar”, kendi orta boyutta, eski, Mafak’ın kayığı. Bu Mafak, her halde “Muvaffak” dan bozma bir isim olsa gerekti. “Kardeşler” daha yeni boyanmış, ortalık mis gibi yağlıboya kokuyordu. Sağa sola atılmış boya kutularından işin bitmiş, boyacıların da yalıda taş oynamaya, o olmazsa Cumayanı’ndaki İsmail’in lokantasına bira içmeye gittikleri anlaşılıyordu.

             Boya kokusu sürükledi, yine alıp eski anılara götürdü Kemal’i. O ne zaman  mazı koklasa aklına ilkokul yıllarında yaz tatillerini halasının yanında geçirdiği Ankara Orman Fidanlığı gelirdi. Yıldız çiçeği de aynı fidanlığa götürürdü onu.

            Şimdi de yeni boyanmış  teknedeki yağlıboya kokusu Kemal’i almış, bir anda otuz yıl geriye taşımıştı. İstanbul’da, Suadiye’de sandal boyadığı yıllar. bırakmış, daha ne işte çalışacağı belli değil, aile yaptığından şaşkın. O elinden gelen her işi yapıp para kazanıyor. En sevdiği de sandal boyamak. Önce tekneyi içine taş doldurup birkaç gün denize batırıyorsun, sonra kıyıya çekip macun,  boya, vernik.   

            Ne güzel sözcükler: raspa, macun, sülyen, primus, kalafat…

            O günlerde aklı fikri ilerde tekne yapmak. Tamirlerle işe başlamış bile. Kıç tarafı çürümüş su alan bir sandalı kesip ayna takıyor, pekala güzel olunca  arkadan iki kişi daha istiyor. Onların kayıklarını da küçültüp ayna kıç yapıyor.

            O yılların efsanevi tekne yapımcısı Yunus’taki Harun Bey. Bisiklete atlayıp gidiyor, dev atölyenin kapısından içeriyi orası sanki bir mabetmiş gibi seyrediyor Kemal. Sonra ilk teknesi kısmet oluyor,  ismi: Moby Dick, boyu iki yüz kırk santim! Bir de yelken taktığı Moby Dick, birkaç yaz ona ve arkadaşlarına  küçük maceralar yaşatıyor. Havaları deniz klasmanında aynı. Tekne mi, tekne. Yelken mi, yelken. 

            Yine o güzel sözcükler: omurga, bodoslama, üstübeç, osmanlı beziri…

            Tekne imalatına başlıyor sonra. Yelkenliler bunlar. Altları kırmızı, bordaları beyaz. Güverteleri vernikli. Yelkenlerinin uzunluğu otuz, tabanı  on beş santim olan oyuncak yelkenliler! Eş dost çocuklarına satılıyor. Bağdat Caddesi’nde boya aldığı bir nalbur dükkânına satılsın diye bıraktıkları  toz toprak içinde kalıp satılmıyor. 

            Çok, ama çok sonra Bodrum yılları. Daha marina yapılmamış, orası tersane. Herkes gölgede keyfindeyken Kemal’in oraya gidip ne yaptığını merak ediyor. Oysa hasret çekiyor onu. Marina yapılınca  Bodrum’a tatile geldiğinde İçmeler’e yeni tersaneye  boya koklamaya, halatları, zincirleri görmeye gidiyor, o ortamda bulunma mutluluğunu tatmaya, güzel sözcükleri duymaya: armoz, paraçol, usturmaça, bodoslama…
 

(2005)           




LAKİ’YLE  KUKİ’NİN BİLDİRGESİ:

Bize karşı saygılı ve nazik olunuz, o zaman biz de size sevgiyle yaklaşırız.

Yaşadığımız dünyada bütün yaratıkların olduğu gibi bizim de payımız olduğunu hiç düşündünüz mü? Dünyamız sadece insanlara ait değildir.

Size ters gelen davranışlarımız olabilir. Bizi anlamaya çalışınız, biliniz ki o davranışların hepsinin doğal ve mantıklı bir nedeni vardır.

Unutmayınız ki sadece siz insanlar orman yakıyor, işkence yapıyor, yalan söylüyorsunuz, doğaya zararlı sentetik şeyler üretiyorsunuz. Bunun ezikliğini duyunuz. Biz bunları yapmayız.

Bizleri olur olmaz ellemeyiniz. Dokunacağınız, seveceğinizde önden yaklaşınız. Uyurken ve yemeğimizi yerken bize dokunmayınız ve çağırmayınız.

Bizim yanımızda şaka bile olsa sahibimize sert davranmayınız, size saldırıp ısırabiliriz.

Lütfen çocuklarınıza bizleri dost hayvanlar olarak tanıtınız.


 

AYYILDIZ’IN HALLERİ

 

Kuaförde Ayyıldız

 

    Çok fazla sokaklarda dolaşan birisi değilim. Buna karşılık son altı-sekiz haftalık zaman içinde yolda yerden kaldırdığım uçmuş, çamurlanmış, yırtılmış bayrakların sayısı üç. Ağaç dallarına, elektrik tellerine takılıp kalmışları saymıyorum. Doksan sekizde Cumhuriyet’in yetmiş beşinci yılında her yere Ayyıldız’lı çıkartmalar yapıştırma modası vardı. Saçma sapan reklamlar yapma tutkusu olan bir kırtasiyecinin böyle Ayyıldız’lı bir çıkartmasını belediyenin çöp konteynırına  yapıştırdığını görünce fotoğrafını çekmiş, olayı yazıya dökmüş, yerel bir dergide yayınlayarak kendimce ortalığı ayağa kaldırmıştım. Konteynır belediye başkanının, jandarmanın, bütün yetkili ve sorumluların günde kaç kez geçtiği bir yoldaydı. Yine de kimse aldırmadı, çöp kutusundaki Ayyıldız güneşten solarak, yağmurdan ıslanarak eskidi, yok oldu. Yetkili ve görevliler sorumluluk ve görevlerini yerine getirmemişti.

         Sabahları gazete almaya kısa bir yolu yürüyerek gidiyorum. Önünden geçtiğim evlerden birinin sahibi kaptan. Balkonlarında asılı bayrak yıldızında bitiyor. Muhtemelen teknenin arkasında çekili olduğunda rüzgârdan yıpranmış, ucu yırtılmış. Evin iyi niyetli hanımı da orasını kesip bir makine çekmiş, toplu coşkuya katılmak için balkona asmış. Sonraki iki evde durum daha vahim; Birisinde pencere demirine asılı küçük bayrağın önünde çamaşır ipi var. Bu ipe sık sık asılan uzun paçalı donlar benden başka kimseyi rahatsız etmiyor gibi. diğerinde yine öyle, önde çamaşır ipi, arkada bayrak. Geçende çamaşır ipinde asılı, uzaktan don sandığım şeyin dikkatli bakınca tuvalette klozetin önüne konan paspas olduğunu dehşetle fark ettim. Tabi ki kimsenin kötü niyeti yok. Asıl İzmir’de Kızlarağası Han’da şok olacaktım; Esnafın astığı kocaman Ayyıldız’lı bayrak ve üstünde görünen, burada yazmaktan utandığım iki harf: VC!

         Bu gibi rastladığım yüzlerce örneği sıralayarak sütunlar doldurmak istemiyorum. Sadece diyorum ki, bıraksalar da bayrağımızla gurur duysak. Gurur duymak için her tepede mühendislik harikası (Kıbrıs’ta dikileni Toroslar’dan görünen) direklerimiz, bilmem kaç yüz metre kare bayraklarımız mı olması gerek? Böyle bir direğin yakınına gittiğimde direğin ve bayrağın kaça mal olduğunu, o parayla kaç fakir çocuğun okutulup yurduna, toprağına, insanlığa yararlı birey olarak yetişebileceğini düşünüyorum.

 

Kokoreççide Ayyıldız

 

         Geçenlerde birkaç gün için bulunduğum (fanatik) Yunanistan’da milli gelir kişi başına yıllık yirmi bin avroyu geçmiş. Bizimki ancak üç bin avro dolaylarında. Orada ulusal bayramda bile ortalarda bizdeki kadar bayrak yok. Ama yere tüküren, kazıklayan da yok. İnsanlar  terbiyeli, evleri temiz. Ülkelerini bizden az sevdiklerini kimse söyleyemez.

 

        

 

WC ve Ayyıldız!

 

         Çok değil, beş on yıl önce halk bayrak çekildiğini görünce kışlanın, okulun, geminin yakınındaysa yapmakta olduğu işi bırakır, yürüyorsa durur, genci, yaşlısı, simitçisi, bankacısıyla bir süre saygı duruşu yapardı. Bu günkü durumu anlatmaya gerek var mı?

         Bakın, Atatürk zamanlarını görmüş bir yaşlı dostum ne diyor: “…Trafik kazasında ölenin tabutuna bayrak sarılıp şehit deniyor, Askere giden çocuklar eskiden davul zurna, birkaç damla gözyaşıyla uğurlanırken şimdi arabalarına bayrak sarılıyor, caddelerde otogarlarda terör estiriliyor. Bu saygısızlıktır. Şarkıcılar sahneye bayrakla çıkıyor, kimse bir şey demiyor. Terörle savaşta şehit olan askerlerin cenazelerinde bayrak kastını aşan biçimde saygı gösterilmeden kullanılıyor. Oysa o çocuklar bir savaşın sonucu, görevleri sonucu ölmüş insanlar. Eğrisi doğrusu ayrı konu, cenazelerin aldığı şekil ayrı konu. Diğer taraftan Hırant Dink karşıtı eylemlerde yine Türk bayrağı kullanılıyor. Oysa o da yanlış. Hırant, devletin koruması altında bir vatandaştı. Bayrak bu günlerde zamanlı zamansız, yerli yersiz her yerde; Savaş mı var, seferberlik mi? Benim bildiğim sadece resmi binalar asar, şimdi oduncu da asıyor, zücaciyeci de…”

         İçimden “Acaba” diyorum, “bu bayrak tutkusu bazıları tarafından başka, daha önemli sorunları örtmek için kullanılıyor, özellikle mi ses çıkarılmıyor?” İnanmak istemiyorum.

         Başka bir konu daha: Cahilliğimi bağışlayın, ortalıkta bu kadar çok bayrak olduğunda doğal olarak kullanım sonucu eskiyen, rüzgârdan yırtılan, çok fazla solan, arabalara asılmışken sahibinin haberi olmadan kopup düşeni oluyor. Bunlar ne olacak, böyle bir bayrağı bulan ne yapmalı, sonra hatalı şekilli, yanlış yere asılanlar ne olacak? Her konuda, her fırsatta demeçler veren resmi, askeri, mülki yetkililerin bu konuda da acilen aydınlatıcı vermeleri gerekir diye düşünüyorum.

         Meraklıların İnternet’ten Türk Bayrağı Kanunu ve Tüzüğü’nü indirip okumalarını öğütlüyorum, o kadar açık ki.

         Yazıma, “Bayrağımız ne güzel, onunla her gördüğümüzde gurur duyuyoruz.” diye başlamak, belki de bu yazıyı hiç yazmamak isterdim, oysa… Ne olur, Ayyıldız’ın bu halleri devam etmesin.


HALİKARNASSOS’TAN

TENEDOS’A

 

 

           

 

            Aylar önce yola çıkmıştım Halikarnassos’tan.

         Daha ne asmaların tomurcukları patlamış,

         Ne de zeytinlerin yeni filizleri belirmişti.

        

Sonra ben geçtikçe ovaları, dağları,

         Mevsim ilerledikçe yapraklandı asmalar,

         Gösterdiler inci tanesi gibi lezzetli üzümlerini.

 

         Ege’nin altın suyu zeytinyağını veren,

         Kara gözlü, yeşil gözlü zeytinlerin büyüdüğü dağlarını,

         Ballı incirler yüklenmiş ağaçlı düzlerini geçtim.

 

         Kanatlı dört kara atın çektiği turuncu bir buluttu,

         Beni buralardan aşırıp uçurarak getiren,

         Sonra sisli bir sabah vakti Tenedos kıyısına bırakan.

 

         Daha güneşin doğmasına zaman vardı,

         Toplanmıştı kıyıda kadın, erkek bir kalabalık.

         Kadınların hepsi ipek giysili, başları diademli.

 

         Erkekler tören giyimliydiler parıltılı ve gururlu,

         Yaşlılar harmaniyeli, filozofça, bilge,

         Gençler vardı ışıklı, heyecanlı, sabırsız.

 

         Sonra bu bilge ihtiyarlardan birisi dedi ki:

         “Okuyacağız İlyada’yı kaldığımız yerden,

         Tanyerinde güneş birazdan kızıllığını verirken.”

 

         Herkes sustu, sis dağıldı, çekildi kalenin dibine,

         Aldı bilge ihtiyar büyük kitabı eline,

         Boynundaki kutsal çelengin baş eğdiren görkemiyle.