![]() |
Ben Doğuyu sevmiyorum!
Osmanlı Devleti’nde 1839’da
Tanzimat Fermanı’yla batılılaşma süreci yeniden başlamış. Batıda oluşan,
‘Osmanlı’da gayrimüslimlere zulüm yapıldığı’ savını yerinde incelemek için
1781’de (Atatürk’ün doğmasına yüz yıl kala.) Anadolu’yu boydan boya gezen bir
İngiliz gazetecisi Capt. Frederick Burnaby, kitabında: “Şu
Türkler çok iyi insanlar, ama gerçek bir liderden yoksunlar.” diyor.
Okuduklarımıza göre 1071’deki Çaldıran’dan önce de on
binlerce Türk Anadolu’ya gelmiş, Bizans topraklarında yaşıyordu.
Sonradan hepsi savaşın ardından gelenlerle birlikte
Müslümanlığın, ardından da bağnazlığın koyu yeşil renkli ağır örtüsü
altına girdiler. Batılılaşma birkaç yüz yıl duraklayacaktı.
Osmanlı’nın yıkılıp ilerici ve laik Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda sanayimiz
sıfır, ülkedeki ortaokul ve lise sayımız yüz elli üçtü. Yüzde birini bile
kadınların oluşturmadığı okur yazar sayımız nüfusumuzun sadece yüzde yedisiydi.
Bütün Türkiye’deki okullarda sekiz yüzden az kız öğrenci vardı. Kişi başına
yıllık kamu harcaması elli kuruşken, milli gelirimiz sadece kişi
başına dört liraydı. Şimdiki sayıları ise aşağı yukarı hepimiz biliyoruz. Hal
böyleyken bu gün bile doğu illerimizin birinden gelen bayram
tebrikinde; ‘Allah’ın inayeti her zaman üstünüzde olsun, üstünüze gül yaprakları
zemzem suyu gibi serpilsin..’ yazıyor. Bunu gönderen kız çocuğuna ailesi kısa
kollu gömlek ve pantolon giydirmiyor. Yine doğu illerimizde bir politikacı,
hacdan dönerken getirdiği bir plastik bidon dolusu zemzem
suyunu törenle kentin içme suyuna
katıyor! Batıya doğru olan ülkelerde
kadınlar evlense de kendi soyadını kullanıyor, göğüsleri açık güneşlendiklerinde
kimse üstlerine atlamıyor. Elimde bir fotoğraf var; Avrupa kentlerinden birinden
sokak manzarası. Çırılçıplak genç kızın biri gülümseyerek objektife poz veriyor.
Hiç de orospu gibi bir hali yok. Çevredekiler bakmıyorlar bile. Biliyorum, sırf
aykırılık olsun diye, spor, hobi, gezme, eğlence bittiğinden, herkes her şeyi
yapıp bitirdiğinden, o “Başka bir şey yapmak için” yapıyor. O gün mutlaka pazar.
Belki de fotoğraftaki genç kız pazartesi günü işine gidip, “Türkiye’ye satılan
bir şeyin” üretiminde çalışacak. Evet, batı memesini açıyor, karikatür çiziyor,
ama üretiyor. Sonra da bize satıyor. Biz enerjimizi ve değerli zamanımızı sadece
türban, imam hatip tartışmalarına harcıyor, sonra işimizi çevirmek için batıdan
borç alıyoruz. Alınca da günde yüz bin dolar faiz ödüyoruz! Bilmem anlatabiliyor
muyum? (*) Senin Tahta Atın Var mıydı?’ kitabımdan.
BİR DEMET
İZLENİM
![]() Pansiyonumuzun
bulunduğu sokağa girdiğimizde önce iki
kadını gördüm. Geniş yapılı, rahat entarili, adalı oldukları
belli iki kadın.
Birisinin elinden uzayan kayış akşam sefası çiçeklerinin
arasında kayboluyordu.
“Köpek var!” dedim Reyhan’a. Oysa kayışın
ucundaki çok tüylü, çok kocaman, çok
basık burunlu ve çevresini küçümseyen
bakışlarla süzen çirkin güzeli bir
kediydi. Oradakilerin içinde en etkili kişilik olarak
gördüğüm için ağzımdan
ona doğru bir “Merhaba!” çıktığında kedi tabi ki
bana anlamamış biçimde
bakarken sahibi merhabamıza yanıt verdi. Yarışmasında seçici kurulu oluşturduğumuz Adaposta
Gazetesi’nden geliyorduk ve sekiz - on beş yaş grubu çocuklar arasında
düzenlenmiş, konusu Bozcaada Kalesi olan yarışmaya katılan bütün yazıların yazılış
biçimleri açısından o gün okuduğumuz Hürriyet Gazetesi’ndeki haber ve
röportajların hepsinden kat be kat üstün olduğunu görmüştük. Amacım Bodrum’un ağustos sıcağından kaçarak Bozcaada’da
serin bir ay geçirmekti. O sayede ‘İlyada Okumaları’nda da bulundum. Akşamki ve
son okumada yanımdaki koltukta oturan Bodrum’dan tanıdığım Tony: “Seni Lisa ile
tanıştıracağım, gazetesine İlyada okumaları hakkında bir yazı yazıver.”
demişti. Oysa ben yoğun çalışıp gelecek
ilkbaharda çıkacak kitabım için tasarladığım öykülerimi bitirmeyecek miydim?
Sorumluluk bilinciyle o gece az uyuyabildim. “Ben kim, mitolojik bir konuda
yazı yazmak kim”di. Neyse, on yaşındaki Yasemin’in ve on bir yaşındaki Barış’ın
İlyada’dan satırları edebiyatçı büyükleri kadar güzel okuduklarını, oradan
geçen pansiyoncu teyzenin durup dinlemesini, sonra akşama bana: “Oturacadım
emme utandım.” demesini filan yazabilirdim. Ayrıca sevimli birinin: “Abi burada
ateistler ayin mi yapıyor?” diye sormasını, karşı kıyıda silueti görünen
çimento fabrikası silolarının Troya Atı şeklinde yapılması gerektiği
fikirlerini eklemek de mümkündü. Okuma yapılırken yanımızdan duraklayarak geçen
yirmi birinci yüzyıl harikası otolar, ötedeki motelde çalan davul zurna,
Kaikias’ın nefis pasta ve şarap ikramı da konu edilebilirdi. Sonunda bunlar
olmadı da, adalı bir dostun verdiği İlyada’yı biraz daha okuyarak bir şeyler
tuşlayıp durumu kurtardım. Bozcaada’da
bulunduğumuz süre içinde biz de herkes gibi bol bol kapı ve çiçekli pencere
fotoğrafı çektik. Ergin Pansiyon’un “Katakomb” diye adlandırdığım zemin altı
odası bizi sıcaklardan çok güzel korudu ve öykülerime çalışabildim. Tek
sıkıntım sevimli pansiyon sahiplerimizin kendi aralarındaki heyecanlı ve yüksek
sesli konuşmalarla kimi zaman yarattıkları gürültüydü. Kanımca yirmi odayı aşan
bir işletme anne Seyhan Hanım’ın içtenlikle: “Yiyin, yiyin!” diye üstelediği
sabah kahvaltıları ve bütün aile bireylerinin yine içtenlikle söyledikleri
“Günaydın!” ve “Rahat mısınız?”ın dışında biraz daha profesyonelce
yürütülmeliydi. Ada’da geçirdiğimiz bir ayda bir defa Ayazma’dan önceki
Beylik kıyısında denize girmemizden başka merkezden pek ayrılmadık. Tabi iki
kez Polente Feneri’nde günbatımına gitmemiz, bir de Göztepe’ye çıkmamızın
dışında. Günbatımına giden minibüslerin oraya biraz daha erken varmasını
dilerdik. Hem rahatça fotoğraf çekebilmek, hem gün batımını yaşayabilmek için.
Üç dakika önce vardığımızdan çekime yoğunlaşıp ne yazık ki günbatımının zevkini
çıkaramadık. Yanında sevimli köfteci amcanın olduğu tenha çay bahçesi ve Ada
Kafe sürekli mekânlarımız oldu. Birbirine karışan müziklerine
katlanabildiğimiz ölçüde limandaki çaycılarda da zamanlar geçirdik. Orada
akşamları oturup karşı kıyıdan bağbozumuna gelmiş, gün boyu çalıştıktan sonra da
akşam temiz şalvarlarını giyip hep beraber kol kola gezintiye çıkan köylü
kızlarını seyretmek, bir yandan da komşu masada yerlilerin konuşmalarını dinlemek
hoştu. Sabahları Salhane’nin iskelesini ve o iskelenin Sırat
Köprüsü merdivenini kullanarak Bodrum’da bu mevsim hayal bile edemeyeceğimiz
serin denizlere girdik. Gün ağarmadan çıktığımız yürüyüşlerde bağlar boyunca
yaprakları arasından kara ve beyaz üzümleri seyrederek açıktan geçen trol
teknelerinin güçlü motor sesleri ve şileplerin gümp gümpleri eşliğinde Tuzburnu’na
kadar yürüyüp geldik. Bu yürüyüşler
akşamları Martı, Sandal, Salkım, Ada Kafe, Paşa ve daha birçok cici restoranda ada
şarapları eşliğinde yediklerimizden ötürü edindiğimiz fazla kiloları eritmek
şöyle dursun, Ergin Pansiyon’un pişkin
kepek ekmekli sabah kahvaltısına daha acıkmış olarak saldırmamıza yaradı. Belki
akşam yemeği sonrasında Cafe at Liza’s’da “Brownie’ ve Espresso, veya Ada
Kafe’den yanında özel gelincik şerbetiyle kalbura basma yemeseydik böyle
olmazdık ama, şimdi Bodrum’a daha
şişmanlamış olarak dönmek zorundayız. Bozcaada’da “Gördüklerimizin en güzeli” diyeceğimiz Kerem
Tunçer’in “Kadeh” adlı şarap ve üzümle ilgili hediyelik ve aksesuar dükkânından
alış veriş ettik, bir çok değerli dost tanıdık, Gürüney’lerin başkalarına örnek
olmasını dilediğimiz Yerel Tarih Araştırma Merkezi’ne uğradık, kargalar,
köpekler ve kedilerle daha sıkı ilişkilerde bulunduk. Bodrum’daki jet ski, egzozu
çıkarılmış motosiklet terörü burada yoktu. Bar işletmeleri gürültüsüne
katlanılabilir ölçüde müzik yapıyordu. İstanbul’dan gelmiş bazı trafik
canavarlarının arasında pırpırına binerek yanına hanımını da oturtmuş, bağına
giden yaşlı amcaların hepsi güler yüzlüydüler. Birkaç günümüzü de sakin ve
şirin Ahinos Otel’de geçirdikten sonra artık Bodrum’a dönüyoruz. Biz
seni çok sevdik Bozcaada! ( Ağustos’ 2006) ÖYKÜLER DİYARI’NDAN
NOTLAR
Hesapladım,
Güneydoğu’ya önceki gittiğimden bu yana yirmi iki yıl geçmiş. İstanbul’da
kurduğumuz diapozitif arşivi için fotoğraf çekmek ve Cumhuriyet Gazetesi’ne
röportajlar yapmak için çıktığım bir geziydi. Şimdi ne kadar büyük gelişim var,
o zamanlar kırda sefalet açıkça belli, kentte pislik diz boyuydu. Yine de tam
olmuş denemez ama çok ilerleme gözledim. Mardin’in
gece görünümü doyumsuz. Dizi dizi ışıklar için “Gündüz seyranlık, gece
gerdanlık” diyorlar. Daha önceleri kent derlenip toplanmadan “Gündüz mezarlık,
gece gerdanlık”mış. Hem Mardin’de, hem de gördüğümüz başka kentlerde düzenleme
ve temizlik konusunda daha alınacak yol olduğu ayrıca bir gerçek. Mardin’de
“Abbara”, altından yol geçen ev, veya üstünde ev olan sokak demek. Abbara’nın
da raconu var; Diyelim ki gecenin karanlığında sarhoşun biri sallana sallana bu abbara’dan yürüyor ve
o saatte sokağa çıkmaya zorunlu bir kadın karşıdan geliyorsa sarhoş yüzünü
duvara, arkasını kadına döner, “Geç bacım geç, korkma.” diye yol verirmiş. Ayrıca bu abbaralar gençlere
buluşma, kavgalılara da koz paylaşım yeriymiş. “Sıkıysa bu akşam Hacı
Murat’ların abbarasına gel!” dermiş kavgacılar birbirine. Eskiden
sınır boylarında kaçakçılık çok fazlayken söylenen “Bir kilo toz bir Toros, iki
kilo toz bir monobos, üç kilo toz bir otobos” lafı esrar kaçakçılığının boyutlarını
açıklamak bakımından ilginç. Şimdi bu işler İran sınırı, Nusaybin taraflarına
kaymış dediklerine göre. Onun yerini de buralarda
GAP sulama kanalları sayesinde pamuk tarımı almış. Ta
Halep’ten kalkıp Harran’a gelenlere Mırra ikram edildiğinde, “Halep’te yeni
içtik daha,” derlermiş. Bu, Mırra tadının uzun süre ağızda kaldığını belirtmek
için söyleniyor. Güneydoğu
çarşılarında bakkala girip Seylan çayı aldığınızda kasa fişinde “Kaçak çay”
yazdığını görüyorsunuz. Kaçak olsa da, olmasa da o çayın adı kaçak çay! Efsaneye
göre yıllarca çocuğu olmayan bir Süryani
ailenin Kırklar Dağı’nda adak adadıktan sonra Suzan adında bir kızları olunca, teşekkür
için her yıl bir kere oraya gelirlermiş. Zamanla büyüyen kız bu gelişlerin
birinde bir Müslüman gence aşık olmuş. İki genç nasıl becerdilerse orada bir
güzel sevişmişler. Sonra yine nasıl olduysa kızcağız Dicle’ye düşerek boğulmuş.
Delikanlı kaybettiği sevgilisinin ardından, “Ziyaret çarptı bizi, Suzan Suzi, Suzan
Suzi…” diyerek ağıtlar yakmış. Tabi “Evlenmeden seviştik de böyle olduk.”
diyemiyor, “Ziyaret çarptı bizi.”diyor. Şimdi Süryani Suzan’la Müslüman
sevgilisinin aşklarını anlatan bu ağıt oraların en gözde türkülerinden. Bir
zamanlar terör yüzünden korku uyandıran, otuz araç biriktiğinde asker eşliğinde
ve konvoy halinde geçmeye izin verilen Çağ Çağ Vadisi, şimdi pırıldayarak akan
ırmak, yanında ağaçları, gölge yeşillikleriyle insanda ister istemez yiyip
içtikten sonra iki ağaç arasına gerilmiş
bir hamakta uyumak isteği uyandırıyor. Gezi
boyunca karşılaştığımız çocukların hepsi son derece pırıl pırıl, akıllı, zeki,
uyanık ve kibardı. Bir tanesi bana: “Sizinle tanışmaktan mutlu oldum.” bile dedi.
O çocukların gözlerindeki ışık, ülkemizin geleceğinin aydınlık, yapılacak tek
şeyin doğru eğitim olduğunu bir kez daha
bizlere anlattı. Bence bu konuda hepimize görev düşmekte. Yöre
erkekleri başlarına değişik şekillerde kareli
siyah beyaz “Poşi” bağlarken Urfa’dakiler her tonda, ama genellikle koyu mor
renklisini kullanıyor. Nedenini araştırdık, sadece adet, veya alışkanlıkmış. Urfa’da
Suriye malı bir şişe Mırra kahvesi aldığımız adamla pazarlık ettiğimde, “Dokuz
çocuğum var, onlara bakıyorum.” dedi şakayla karışık. “Peki, neye yaptın dokuz
tane?” deyince de, “Cahillik işte, ama şimdi öğrendik usulünü, çocuklara da öğretiyorum!” yanıtını verdi. Yine
Urfa’da Gümrük Han’da içinde fotoğraf derneğinin de olduğu Rehavi Sanat
Evi’nden ve Deyrulzafaran Manastırı’ndaki satış yerinden başka yerde
bulamayacağımız çok ilginç kitapları alma fırsatımız oldu. Bölgede
en ufak bir alışverişten sonra, bir şişe su bile alsanız “Hayırlı olsun!”
deniyor. Bölge
insanı kendileri gibi olmayanlara karşı Ege’de olduğundan daha çok saygılı. Benim sıra dışı tipime karşın ne
“Hello!” diye laf atan oldu, ne de rahatsız edici biçimde alış verişe zorlayan.
Aklıma Bodrum’daki, Kuşadası’ndaki ve Ege’nin kimi başka yerlerindeki bazı esnafın
yaptıkları sululuklar gelince sıkıldım. Gezi
boyunca korkarak oturduğumuz sofralarda
içimizi yakan değil, ağızda uzun süre güzel bir tat bırakan lezzetli “acı”lar
yedik. Urfa’daki
sıra gecesinde ortada oynayan kızları cep telefonuyla kayda alıp bir yerlere
gönderen anneler gördük. Duyduğuma göre bunlar geleceğin kaynanalarıymış! Yaşlı
başlı bir teyze de yerinden kalktı, elindeki flaşlı makineyle birkaç kızı
çekti, heyecanlanmıştı. Sonra başının arkasına kayan başörtüsüne pek de aldırmadan yerine
geçti oturdu, bütün ciddiyetiyle oynayanları
seyre koyuldu. Birkaç oyun sonra o da dayanamayıp
ortaya fırlayacaktı. Bu
sıra geceleri sadece eğlenmek için değil, bir sorunu çözmek, bir konuyu
görüşmek, karara bağlamak için de yapılıyor. Bir aile sıra gecesinde ne ikram
etmişse başka bir sıra gecesinde başka bir aile aynısını ikram ediyor. Abartılı
ikram görgüsüzlük sayılıyor. Mırra
kahvesi özel sapsız fincanında yudumcuklarla iki veya üç kez içiliyor.
Başka istemezseniz elinizi fincanın
üstüne tutmak yeterli. Fincanı yere bırakmak yok. Bilerek yere koyan ikramı
yapana hakaret etmiş gibi oluyor. Özür için çare; Onu evlendirmek veya fincanı altınla doldurup
vermek. Veya Gümrük Hanındaki kurnaz garsonun
dediği gibi, “İyi bir bahşiş!” Her yerde, Harabelerde, köylerde kentlerde
çocuk rehberler var. Türkçe, İngilizce, Almanca, Fransızca (Hatta Japonca bile)
bulunduğunuz yerin özelliklerini anlatıyorlar. Yalnız o dilde bir soru
sorarsanız yanıt yok. Başa alıp aynısını yeniden anlatmaya başlıyorlar.
Diyarbakır’da sokaktaki bütün çocukların Cahit Sıtkı Tarancı’nın Otuz Beş Yaş
şiirini nefes bile almadan okuduklarını
bir düşünün! Köylerde
“Ağa” var tabi. Yedi köyün sahibi olan da “Bey” oluyor. Bunlar genelde
İstanbul’da veya yurt dışında yaşarmış. Oraların milletvekilleri de bu
beylerden çıkarmış. Sıra
gecesine katıldığımız Yıldız Sarayı Konukevi’nin sahibi bundan elli yıl önce on
yaşında bir kadayıfçı çırağı iken siparişleri getirdiği bu yerden bahşiş
isteyince terslenmiş. Dükkâna döndüğünde durumu öğrenen ustası tarafından da
azarlanmış. O zaman kendi kendine buranın sahibi olmak için ant içmiş. Ardından
gençlik yıllarında gittiği Almanya’da otuz beş yıl çalışıp para biriktirdikten
sonra dönüşünde binayı satın alarak şimdiki Yıldız Sarayı Konukevi’ni kurmuş. Dönüş
yolunda görmek fırsatı bulduğumuz Atatürk Barajı Gözlerimizi yaşarttı, göğsümüz
kabardı. İnşaat sırasında yaşamlarını kaybeden yirmi üç görev şehidini rahmetle
andık. Bence
Efsaneler, Masallar ve Öyküler Diyarı gezimizin yıldızları bir kere her zamanki
gibi Resmiye Hanım, sonra bütün grubu Ödemiş’teki evine gece yatısına davet
eden Sabriye Hanım, ve otobüs Karacadağ’dan geçerken çaktırmadan telefon edip
yazıhanecinin evinde ne kadar oranın özel pirincinden varsa torbalatarak
içimizdeki meraklılara vermek üzere yol kenarına getirten Cengiz Kaptan’dı. “Ya
rehberimiz Özgür Bey, ya kaptan yardımcımız Ramazan?” diyeceksiniz. Doğru,
işlerini en güzel yapanlardı onlar. Hepsine teşekkür ediyoruz.
Herkesin hayali olan uzun ömrün anahtarı az yemek ve
sağlıklı kiloyu korumaktır. Az yemek serbest radikallerin ortaya çıkardığı hasarı
azaltır. Serbest radikaller yağ ve karbonhidratların parçalanması sırasında
oksijen kullanımıyla ortaya çıkan ve vücuda zarar veren maddelerdir. Sağlıklı
beslenmenin sonuçları uzun zamanda, sağlıksız beslenmenin etkileri kısa zamanda
ortaya çıkıyor. Beslenme şekliyle sağlıklı yaşam sürmek arasında kesin bir
ilişki var. Beslenme, sigara, içki, genetik faktörler, yaş ve fiziksel etkinlik
sağlığın temel belirleyicileri. Sağlıklı beslenmeden amaç; et, süt, yoğurt,
sebze ve meyveyi karışık olarak gün içinde tüketmek. Üç ana öğün, en az bir ara
öğün yapmak, az yağlı, düşük kalorili bir beslenme uygulamaktır. Bir insan sağlıklı beslenmek istiyorsa kendi çevresinden oluşturacağı
besinlerle sağlıklı beslenme uygulamalıdır. Örneğin öğle yemeğinde etli kuru
fasulye yendiyse akşama sadece sebze tüketilmelidir. Bir erkeğe günde ortalama
2200 – 2800 kalori gerekir. Bu, kas kütlesi, işi ve yaptığı fiziksel etkinliğe
göre değişir. Bir kadın için ise ortalama değer 1800 – 2000 arasıdır. Ergenlik döneminde
bu daha fazladır. Doğumdan ergenliğe kadar bazal metabolizma hızlı bir şekilde
artar, çünkü kas yapımı vardır. Otuzlu yaşlarda geri dönüş başlar. Bu nedenle
alınan kalori miktarının yaş ilerledikçe azaltılması gerekir. Bir insanın sağlıklı beslenebilmesi
için günde 1200 – 1500 kalori yeterlidir. Yeterli vitamin ve mineralle beraber
bu kadar kalori alan, düzenli fiziksel etkinlik yapanlar fazla kilolarını
verir, zayıf olanlar kilo alır. Diyeti istediğiniz kadar güzel planlayın, bir
minerali bile eksik verdiğinizde kalitesiz zayıflama yaparsınız, vücudun kas,
yağ, su oranı değişir. Kendinizi yormadan uygulayacağınız bir reçeteniz
olmalıdır. Bunu uygularken yaptığınız ufak kaçamaklar size zarar vermez, ancak
alışkanlık haline gelmemelidir. Sağlıklı bir sistem olmadan yapılan vitamin
takviyeleri kanser, böbrek işlevlerinin bozulması, karaciğer sorunlarına yol
açar. Her gün karışık sebze, meyve yiyen, et ve süt ürünleri tüketen bir insanın
ek vitamin ve mineral desteğine ihtiyacı yoktur. Suyun kilo vermekle değil, yağ yakmayla ilgisi vardır. Kadınların düzenli olarak kalori yakabilmesi için günde
on bardak, erkeklerinse on dört bardak su içmesi gerekir. Su yerine içilen açık
çay, bitki çayları, meyve suları da bu gereksinmeyi karşılar. Su vücut ısı
dengemizi sağlıyor. Özellikle spor yaparken her on beş dakikada içilen su daha
fazla yağ yaktırıyor. Suyu sıcak, soğuk, ılık, yemek öncesi veya sonrası, sabah
kalktığınızda, akşam yatarken içebilirsiniz. Böylece gün içine yayılarak
tüketilmelidir. Öğün aralarında içilen su sindirimi kolaylaştırır. Öğün öncesi
içilen geçici tokluk hissi verir. Kişi amacını belirleyerek kilo vermede başarılı olur.
Kilo vermek ve gelinen kiloda yaşam sürmek. Bu kiloyu korumak için et, süt, sebze,
yoğurt ve meyveyi gün içine yayılarak tüketmelidir. Tabi ki bazen de kek,
börek, baklava da tadılabilir. Yaş ilerledikçe mutlaka fiziksel aktivite
yapmalıdır. Haftada dört kez bir saat tempolu yürüyüş ve sık sık kilo gözetimi
gerekir. ![]()
Deniz kenarına vardığı yer, burada “Yalı” dedikleri,
lokantaların, kahvelerin, iskelenin bulunduğu yere epeyce uzak, balıkçıların
teknelerini boyayıp tamir etmek için kıyıya çektikleri yerdi. Kemal oraya her
geldiğinde nedense bir eskiye özlem duygusuna kapılır, bir taşın, bir kütüğün
üstüne oturarak bu duyguyu bir süre yaşardı. Şimdi de yeni boyanmış
teknedeki yağlıboya kokusu Kemal’i almış, bir anda otuz yıl geriye
taşımıştı. İstanbul’da, Suadiye’de sandal boyadığı yıllar. bırakmış, daha ne
işte çalışacağı belli değil, aile yaptığından şaşkın. O elinden gelen her işi
yapıp para kazanıyor. En sevdiği de sandal boyamak. Önce tekneyi içine taş
doldurup birkaç gün denize batırıyorsun, sonra kıyıya çekip macun, boya, vernik.
Ne güzel sözcükler: raspa, macun, sülyen, primus, kalafat… O günlerde aklı fikri ilerde tekne yapmak. Tamirlerle işe
başlamış bile. Kıç tarafı çürümüş su alan bir sandalı kesip ayna takıyor,
pekala güzel olunca arkadan iki kişi
daha istiyor. Onların kayıklarını da küçültüp ayna kıç yapıyor. O yılların efsanevi tekne yapımcısı Yunus’taki Harun Bey.
Bisiklete atlayıp gidiyor, dev atölyenin kapısından içeriyi orası sanki bir
mabetmiş gibi seyrediyor Kemal. Sonra ilk teknesi kısmet oluyor, ismi: Moby Dick, boyu iki yüz kırk santim!
Bir de yelken taktığı Moby Dick, birkaç yaz ona ve arkadaşlarına küçük maceralar yaşatıyor. Havaları deniz
klasmanında aynı. Tekne mi, tekne. Yelken mi, yelken. Yine o güzel sözcükler: omurga, bodoslama, üstübeç, osmanlı beziri… Tekne imalatına başlıyor sonra. Yelkenliler bunlar.
Altları kırmızı, bordaları beyaz. Güverteleri vernikli. Yelkenlerinin uzunluğu
otuz, tabanı on beş santim olan oyuncak
yelkenliler! Eş dost çocuklarına satılıyor. Bağdat Caddesi’nde boya aldığı bir
nalbur dükkânına satılsın diye bıraktıkları
toz toprak içinde kalıp satılmıyor. Çok, ama çok sonra Bodrum yılları. Daha marina
yapılmamış, orası tersane. Herkes gölgede keyfindeyken Kemal’in oraya gidip ne
yaptığını merak ediyor. Oysa hasret çekiyor onu. Marina yapılınca Bodrum’a tatile geldiğinde İçmeler’e yeni
tersaneye boya koklamaya, halatları,
zincirleri görmeye gidiyor, o ortamda bulunma mutluluğunu tatmaya, güzel
sözcükleri duymaya: armoz, paraçol, usturmaça, bodoslama… (2005)
Bize karşı saygılı ve nazik olunuz, o zaman biz de size sevgiyle
yaklaşırız. Yaşadığımız dünyada bütün yaratıkların olduğu gibi bizim de
payımız olduğunu hiç düşündünüz mü? Dünyamız sadece insanlara ait değildir. Size ters gelen davranışlarımız olabilir. Bizi anlamaya
çalışınız, biliniz ki o davranışların hepsinin doğal ve mantıklı bir nedeni
vardır. Unutmayınız ki sadece siz insanlar orman yakıyor, işkence yapıyor,
yalan söylüyorsunuz, doğaya zararlı sentetik şeyler üretiyorsunuz. Bunun
ezikliğini duyunuz. Biz bunları yapmayız. Bizleri olur olmaz ellemeyiniz. Dokunacağınız, seveceğinizde
önden yaklaşınız. Uyurken ve yemeğimizi yerken bize dokunmayınız ve çağırmayınız.
Bizim yanımızda şaka bile olsa sahibimize sert davranmayınız,
size saldırıp ısırabiliriz. Lütfen çocuklarınıza bizleri dost hayvanlar olarak tanıtınız.
Kuaförde
Ayyıldız Çok fazla sokaklarda
dolaşan birisi değilim. Buna karşılık son altı-sekiz haftalık zaman içinde yolda
yerden kaldırdığım uçmuş, çamurlanmış, yırtılmış bayrakların sayısı üç. Ağaç
dallarına, elektrik tellerine takılıp kalmışları saymıyorum. Doksan sekizde
Cumhuriyet’in yetmiş beşinci yılında her yere Ayyıldız’lı çıkartmalar
yapıştırma modası vardı. Saçma sapan reklamlar yapma tutkusu olan bir
kırtasiyecinin böyle Ayyıldız’lı bir çıkartmasını belediyenin çöp konteynırına yapıştırdığını görünce fotoğrafını çekmiş,
olayı yazıya dökmüş, yerel bir dergide yayınlayarak kendimce ortalığı ayağa
kaldırmıştım. Konteynır belediye başkanının, jandarmanın, bütün yetkili ve
sorumluların günde kaç kez geçtiği bir yoldaydı. Yine de kimse aldırmadı, çöp
kutusundaki Ayyıldız güneşten solarak, yağmurdan ıslanarak eskidi, yok oldu.
Yetkili ve görevliler sorumluluk ve görevlerini yerine getirmemişti. Sabahları gazete almaya kısa bir yolu yürüyerek gidiyorum.
Önünden geçtiğim evlerden birinin sahibi kaptan. Balkonlarında asılı bayrak
yıldızında bitiyor. Muhtemelen teknenin arkasında çekili olduğunda rüzgârdan
yıpranmış, ucu yırtılmış. Evin iyi niyetli hanımı da orasını kesip bir makine
çekmiş, toplu coşkuya katılmak için balkona asmış. Sonraki iki evde durum daha
vahim; Birisinde pencere demirine asılı küçük bayrağın önünde çamaşır ipi var.
Bu ipe sık sık asılan uzun paçalı donlar benden başka kimseyi rahatsız etmiyor
gibi. diğerinde yine öyle, önde çamaşır ipi, arkada bayrak. Geçende çamaşır
ipinde asılı, uzaktan don sandığım şeyin dikkatli bakınca tuvalette klozetin
önüne konan paspas olduğunu dehşetle fark ettim. Tabi ki kimsenin kötü niyeti
yok. Asıl İzmir’de Kızlarağası Han’da şok olacaktım; Esnafın astığı kocaman Ayyıldız’lı
bayrak ve üstünde görünen, burada yazmaktan utandığım iki harf: VC! Bu gibi rastladığım yüzlerce örneği sıralayarak sütunlar
doldurmak istemiyorum. Sadece diyorum ki, bıraksalar da bayrağımızla gurur
duysak. Gurur duymak için her tepede mühendislik harikası (Kıbrıs’ta dikileni
Toroslar’dan görünen) direklerimiz, bilmem kaç yüz metre kare bayraklarımız mı
olması gerek? Böyle bir direğin yakınına gittiğimde direğin ve bayrağın kaça
mal olduğunu, o parayla kaç fakir çocuğun okutulup yurduna, toprağına,
insanlığa yararlı birey olarak yetişebileceğini düşünüyorum.
Kokoreççide Ayyıldız Geçenlerde birkaç gün için bulunduğum (fanatik) Yunanistan’da
milli gelir kişi başına yıllık yirmi bin avroyu geçmiş. Bizimki ancak üç bin
avro dolaylarında. Orada ulusal bayramda bile ortalarda bizdeki kadar bayrak
yok. Ama yere tüküren, kazıklayan da yok. İnsanlar terbiyeli, evleri temiz. Ülkelerini bizden az
sevdiklerini kimse söyleyemez.
WC ve
Ayyıldız! Çok değil, beş on yıl önce halk bayrak çekildiğini görünce
kışlanın, okulun, geminin yakınındaysa yapmakta olduğu işi bırakır, yürüyorsa
durur, genci, yaşlısı, simitçisi, bankacısıyla bir süre saygı duruşu yapardı. Bu
günkü durumu anlatmaya gerek var mı? Bakın, Atatürk zamanlarını görmüş bir yaşlı dostum ne diyor:
“…Trafik kazasında ölenin tabutuna bayrak sarılıp şehit deniyor, Askere giden
çocuklar eskiden davul zurna, birkaç damla gözyaşıyla uğurlanırken şimdi
arabalarına bayrak sarılıyor, caddelerde otogarlarda terör estiriliyor. Bu
saygısızlıktır. Şarkıcılar sahneye bayrakla çıkıyor, kimse bir şey demiyor. Terörle
savaşta şehit olan askerlerin cenazelerinde bayrak kastını aşan biçimde saygı
gösterilmeden kullanılıyor. Oysa o çocuklar bir savaşın sonucu, görevleri sonucu
ölmüş insanlar. Eğrisi doğrusu ayrı konu, cenazelerin aldığı şekil ayrı konu.
Diğer taraftan Hırant Dink karşıtı eylemlerde yine Türk bayrağı kullanılıyor. Oysa
o da yanlış. Hırant, devletin koruması altında bir vatandaştı. Bayrak bu
günlerde zamanlı zamansız, yerli yersiz her yerde; Savaş mı var, seferberlik
mi? Benim bildiğim sadece resmi binalar asar, şimdi oduncu da asıyor,
zücaciyeci de…” İçimden “Acaba” diyorum, “bu bayrak tutkusu bazıları
tarafından başka, daha önemli sorunları örtmek için kullanılıyor, özellikle mi
ses çıkarılmıyor?” İnanmak istemiyorum. Başka bir konu daha: Cahilliğimi bağışlayın, ortalıkta bu
kadar çok bayrak olduğunda doğal olarak kullanım sonucu eskiyen, rüzgârdan
yırtılan, çok fazla solan, arabalara asılmışken sahibinin haberi olmadan kopup
düşeni oluyor. Bunlar ne olacak, böyle bir bayrağı bulan ne yapmalı, sonra
hatalı şekilli, yanlış yere asılanlar ne olacak? Her konuda, her fırsatta
demeçler veren resmi, askeri, mülki yetkililerin bu konuda da acilen
aydınlatıcı vermeleri gerekir diye düşünüyorum. Meraklıların İnternet’ten Türk Bayrağı Kanunu ve Tüzüğü’nü
indirip okumalarını öğütlüyorum, o kadar açık ki. Yazıma, “Bayrağımız ne güzel, onunla her gördüğümüzde gurur duyuyoruz.” diye başlamak, belki de bu yazıyı hiç yazmamak isterdim, oysa… Ne olur, Ayyıldız’ın bu halleri devam etmesin.
TENEDOS’A
Aylar önce yola çıkmıştım Halikarnassos’tan. Daha ne asmaların tomurcukları
patlamış, Ne de zeytinlerin yeni filizleri
belirmişti. Sonra ben geçtikçe ovaları, dağları, Mevsim ilerledikçe yapraklandı asmalar, Gösterdiler inci tanesi gibi lezzetli
üzümlerini. Ege’nin altın suyu zeytinyağını veren, Kara gözlü, yeşil gözlü zeytinlerin
büyüdüğü dağlarını, Ballı incirler yüklenmiş ağaçlı
düzlerini geçtim. Kanatlı dört kara atın çektiği turuncu
bir buluttu, Beni buralardan aşırıp uçurarak getiren, Sonra sisli bir sabah vakti Tenedos
kıyısına bırakan. Daha güneşin doğmasına zaman vardı, Toplanmıştı kıyıda kadın, erkek bir kalabalık. Kadınların hepsi ipek giysili, başları
diademli. Erkekler tören giyimliydiler parıltılı
ve gururlu, Yaşlılar harmaniyeli, filozofça, bilge, Gençler vardı ışıklı, heyecanlı,
sabırsız. Sonra bu bilge ihtiyarlardan birisi
dedi ki: “Okuyacağız İlyada’yı kaldığımız
yerden, Tanyerinde güneş birazdan kızıllığını
verirken.” Herkes sustu, sis dağıldı, çekildi
kalenin dibine, Aldı bilge ihtiyar büyük kitabı eline, Boynundaki kutsal çelengin baş eğdiren
görkemiyle. |