Bodrum Kalesi


Ana Sayfa

Özgeçmiş

Kitaplar

Fotoğraflar

İletişim

Linkler

 Fotoğraf : Yiğit UYGUR

 

 

Bodrum’da Yeniden

384 sayfa

        Birinci baskı: Gençlik Kitabevi 2001
        İkinci baskı: Celsus Yayıncılık-2002
        Üçüncü baskı: Güncel Yayıncılık- Mayıs 2004

Bodrum’da Yeniden’de büyük kentteki kurulu düzene “Elveda!” deyip küçük bir Ege köyüne yerleşmenin neşeli, hüzünlü ve düşündürücü yanlarıyla uzun bir öyküsü var.

Kitaptan:

“…Amerikan filmlerinde gördüğümüz “Pioneer’ler” gibi yeni bir yaşam kurmanın başlangıcı bu yolculuk bana çok tat vermişti. Yazın karmaşası içinde tatile çıkmak başka, bu sonbahar mevsiminde yüklü olarak gitmek başkaydı. İlk gün akşam olduğunda sadece Balıkesir’e kadar gelebilmiştim. Hem de Bursa’da tehlikeli yükten dolayı ceza yiyerek. Aslında yükümde kurallara aykırı durum yoktu da, adam sıra dışı araba, sıra dışı yük, en önemlisi böyle sıra dışı sürücü görmemişti ki, epey düşündükten sonra içtenlikle: “Ben size küçük bir ceza yazayım, ama dikkatli gidin olur mu?” demişti. Bir ceza da ertesi gün İzmir’i geçtikten sonra yazılacaktı. Şükür ki hiç bir polis beni yolumdan alıkoymamıştı.

O akşam Balıkesir’de arabayı Kervansaray Oteli’nin bahçesine park ettikten sonra ince ince yağan yağmurun altında sarı yağmurluğumu giymiş, sıradan biri gibi küçük esnaf meyhanelerinden birine iki kadeh rakı içip bir şeyler yemeye gitmiştim. Bu benim için ne kadar olağanüstüydü. Şimdi bile o akşamı hatırlıyorum. Yağmurluğu çıkarmadan sırtımı duvara dayayarak bir kolum masada, okuldan kaçmış öğrencinin sinemada aldığı tada benzer bir tatla rakımı yudumlayıp oğlak şiş kebabı yiyerek bana hiç aldırmayan, kim olduğumu, ne yaptığımı merak etmeyen diğer müşterileri seyretmiştim.

         Ben o akşam o küçük meyhanede tek başıma otururken dostlarım ve arkadaşlarım aileleriyle beraber sıcak mekânlarında mutluca televizyon izleyip demli akşam çaylarını içmekte, veya apartman yaşamının bir başka iç bayıcı etkinliğiyle meşguldüler. Ertesi sabah uyanıp yıllardır yaptıkları aynı iş için evden ayrılacak, günün  akşamında bilinen  saatte evlerine dönerek küçük bir değişikliği gerçekleştirebilmek için hafta sonunu bekleyeceklerdi. Programlanmış hayatlarını bu tek düze sıkıcılık içinde tamamladıktan sonra yaşlılık hastalıklarından…”

 

 

Öyküleriyle Uydurma Yemekler

Güncel Yayıncılık 2005

160 sayfa

Öyküleriyle Uydurma Yemekler’de Gönenç, yüz elliyi aşkın öykülü yiyecek ve içecek tarifiyle, hiç yemek yapmayan birisinin bile yeri gelince nasıl harikalar yaratabileceğini(!) anlatıyor.

Kitaptan:

“…süpermarket raflarındaki  hazır salata soslarından birkaç tane alıp tattıktan sonra hepsini çöpe yolladım. Yine denemeler başlıyordu. Limon suyu, hardal vb. şeyleri birbirine katınca güzel lezzetler çıkıyordu ama  “kıvam” lazımdı; un katacak değildim ya. Sonunda her derde deva süzme yoğurt yetişince güzel bir sos ortaya çıktı. Öyle lezzetli olmuştu ki, yemek aralarında kavanozu açıp  kaşıklayınca bizim perhizin de hükmü kalmaz olmuştu.

Süzme yoğurt, limon suyu, (Ara sıra portakal suyu neden olmasın?) pul biber, karabiber, ince doğranmış dereotu, dövülmüş sarımsak, zeytinyağı, irice kırılmış…”

 

     Ege Kokan Öyküler

     Güncel Yayıncılık 2005

         264 sayfa

Ege Kokan Öyküler; Mavi yolculuk serüvenleri, deve güreşleri, İstanbul-İzmir-Bodrum arası yolculuk halleri, candan dostluklar, hepsinde kendinizden bir iz bulacağınız öyküler. “Alıp başımı gitsem, Ege’de bir yerde yaşasam.” diyenlerin kitabı.

Kitaptan:

“…benimle birkaç gün çadırlı kamp yapmaya ne dersin?” dedi.

Bu belki de o ana kadar bana yapılan tekliflerin en güzeliydi, hatta ömrüm boyunca yapılacakların da. Sonra daha önce anlattığı “Her ülkede, o ülkeden birisiyle gezmek” prensibinden söz etti yine. Hele bu kişi karşı cinsten olursa çok daha iyi olurmuş.

Bu sefer bira bardağını iki elimle kavramış, ben onu dinliyorum.

“Avrupa’da bunu uygulamaya çalıştım, fakat Türkiye’de olmadı. Sadece beni avlamak için yaklaştı erkekleriniz. Sekse karşı olduğumu sanma sakın, seks amaç değil bence, o kadar.”

“Sevinerek kabul Lena!”

“İşlerin geri kalmayacak mı?”

“Hayır, acele işim yok.” (Aslında var da, işin canı cehenneme şimdi.)

“Bronica’yı da kullanma fırsatı bulursun belki.”

“Pardon, anlamadım?”

“Bronica, arabada arka koltukta duran. Fotoğraf çekmiyor musun? Oldukça kabiliyetli bir modelin var şimdi.”

“Nasıl?”

“Üniversitede iken mankenlik kursları aldım, sonra da bir süre fotomodellik yaptım.”

Lena’ya fark ettirmeden kendimi nasıl çimdikleyebilirim diye düşündüm bir an. Ama rüyada filan değildim. Hesabı ödeyip…”

 
 

Ege’ye Bıraktım Kendimi

 
         Güncel Yayıncılık 2006

240 sayfa

Gönenç, “Ege’ye bıraktım kendimi” kitabı için: “İnsan  dünyanın bu kültür ve doğal güzellikler beşiği yerinde, Ege’de, bir ömür geçirirse, hele benim gibi bir ömür, hiçbir gözlem ve anının kaybolup gitmesine razı olamıyor. Öykülerim bu yaşanmışların ve düşlenmişlerin birbirine karışmasından oluşmakta’’ diyor.

Kitaptan:

“…iki kız çığlık çığlığa denize yuvarlandı, diğerleri de arkalarından onları izledi. Şimdi kızların bağırtılarıyla ortalık çınlıyor, onlarsa ıslanan giysilerinin vücutlarına yapışmasıyla ortaya çıkan göğüs başlarından, koltuk altlarında, kadınlıklarındaki büyümüş tüylerden utangaç, yüzmeye çalışıyorlardı. “Ay! Ayağımı bir şey ısırdı!” diye çığlığı bastı Emel. Aslında ayağını bir şeyin ısırdığı yoktu, giysilerinde simgeleşen bütün tabuları yıkma anlamına bir naz ve işve çığlığıydı bu.

Sonunda hepsi suyun soğukluğuyla oluşan kan dolaşımına ek olarak heyecan da eklenince tazelenmiş, kızarmış vücutlarla sudan çıkıp çakılların üstünde kendilerini güneşin sıcaklığına bıraktılar. Denize girdikleri iç çamaşırlarının kuruması için diğerleri beklerken Melek, üstündeki askılı iç fanilasını çıkarıp iyice sıktı, çabucak kuruması için oradaki siyah bir kayanın üstüne yaydı. Onu gören  Çiğdem de aynısını yaptı. “Acaba gelmese miydim?” diye düşünürken orada çıplak göğüsleri, bütün vücudu doğaya açık, hafifçe esen rüzgârın ürpertisini teninde hissedince içinden nişanlısına karşı dayanılmaz bir istek…”

 

Senin Tahta Atın Var mıydı?

Güncel Yayıncılık 2006

288 sayfa

Senin Tahta Atın Var mıydı’da kırklı yıllarda yapayalnız bir çocuk, ellili yıllarda yönünü arayan bir yeni yetme, altmışlı yıllarda genç bir küçük sanayici olarak Türkiye’nin batılılaşma sürecindeki bu otuz yılın gözlemlerini, yanında da o yılların görsel oyuncak tarihini bize anlatıyor Gönenç.

Kitaptan:

“…Bir keresinde Matmazel, ta Yedikule’den Suadiye’ye annemin dikmiş olduğu bir giysisini getirmişti. Gidiş dönüş bir günlük yol!  Evet, ne diyordum, ben Suadiye tren istasyonunun üst tarafında, yeşillikler içindeki evimizden neşe içinde hoplaya zıplaya Bostancı’ya doğru yola koyuldum. Bostancı’da fırının olduğu yer bizim evden iki kilometre kadar var. Yolun önemli bir kısmı da tren raylarının  dibindeki patikadan geçiyor. Yani tren bütün hızı, buharı ve haşmetiyle yanınızdan geçip gidecek, siz de gayet sakin, onun dibinde yolunuza devam edeceksiniz. Cebimde bir kâğıt mı vardı, yoksa numara mı söyleyip aldım, ya da pişirilip çıkarılmış tepsilere bakıp: “Bizimkisi bu!” diye mi seçtim bilemiyorum. Fırından tepsiyi yüklenip gerisin geriye yola koyuldum. O kadar yolu yürüyerek börek tepsisi almaya gelen başka çocuk var mıydı acaba, hiç sanmıyorum. Hiçbir çocuğun babası benim babam kadar boğazına düşkün olamazdı. Yalnız bir gün elinde bir sahan, küçük bir kız çocuğunun tren yolu kıyısından yürüdüğünü görmüştüm. Kız yürüdükçe sallanan üstü açık sahandaki turşunun suyu yere dökülüyordu…”

 

 

Mavi Öyküler

301 sayfa

Crea Yayıncılık

         Birinci basım: Mayıs 2008
         İkinci basım: Ekim 2008

Gönenç, Ege'nin görkemli atmosferi ile sarmalanan sıcacık insan öykülerini Mavi Öyküler’de sunuyor. Aşkı tüketmiş insanlar, sevda peşindekiler; yorgun ve entelektüel erkekler; yorulmaz, olgun, zeki ve kıskanç kadınlar; deniz insanları, begonviller, sabırlıklar, gülfatmalar bu kitapta.

Kitaptan:

…O gün yine kahveyi erkenden açmış, kazanın fişini takıp ısıtmış, su kaynayınca akşamdan yıkanıp temizlendikten sonra içine çay da konarak hazırlanmış demliği haşlamıştı. Bundan sonrası Şerif Usta’nın işiydi. Sonra teneke bir kutudan eliyle yerlere su serpmiş, dışarıda oturup bir sigara içtikten sonra, önceden su tutup duvarlarını, kuburun içini yıkadığı kahvenin tuvaletinde saplı süpürgeyi dikkatlice ıslatmış, içeriyi ve kahvenin önünü hiç toz çıkartmadan, çamur da yapmadan iyice süpürmüştü. Necmi her titiz ve sinirli esnaf gibi sabah temizliği yaparken içeriye birisinin girmesini hiç istemezdi. Çay isteyen olursa bile onu içeri almaz, dışarıya, kahvenin önündeki plastik iskemlelere oturtur, çayını orada verirdi. Yine her zaman yaptığı gibi, kahvenin içinde  köşeye, kapının önüne, bir de dışarıya kenara süpürüp topladığı sigara izmariti, çerçöp, toz ve bu gibileri faraş niyetine kullandığı tenekeye alarak karşıki çöp tenekesine atmak için küçük süpürgeyi almaya yöneldiğinde, arkasından içeri giren çekingen ayak seslerini duydu…”

 

        

         Turkuaz Öyküler

     Crea Yayıncılık  2008

         295 sayfa

    Turkuaz Öyküler’de yalnızlığı seçenler, ona mahkûm edilmişler, deniz insanları, sonradan olma Egeliler, sahici Egeliler, meyhane sohbetleri, kafeler, kahveler, cahillerin bilgelikleri, okumuşların tükendiği anlar, mutluluğu bulup bulup yeniden kaybedenler var.

         Kitaptan:   

     “…“Gereği kadar uzağa gidildiğinde kurallar işlemez, kimi gerçekler, bağlılıklar unutulur." Buraya kadar gelmişken daha durmak olmayacaktı, arkasını dönerek havludan sıyrıldı, merdivenin kenarlarına tutunarak basamaklardan indi, havuzun serin suyuna kendini bıraktı.

         Neslihan'daki mayosuz olmanın rahatsızlığına karşılık Barış son derece rahat ve neşeliydi. Bir süre havuzun iki ucunda yumuşak hareketlerle yüzerek küçük sözcüklerle konuştular. Denizle kıyaslanmasa da havuzun suyu yine insana bir tazelik veriyordu. Neslihan hareketsiz durup kollarını iki yana açtı, öylece suyun bütün vücudunu özgürce serinletip rahatlatmasını yaşadı. Barış: "Kahvaltıyı hazırlayayım." diyerek iki kulaçta merdivene varıp havuzdan çıkarken ona kaçamak bir bakış fırlatmaktan da kendini alamadı. Sağlıklı, güneşten yanmış, adaleli bir erkek. İçinin bir yerlerinde bir şeyler kıpırdadı Neslihan'ın. Şimdi havuzda yalnız olmanın rahatlığıyla işin keyfini çıkarıyordu. Barış'ı düşündü yeniden; “Ne zaman, nerede acaba?” dedi kendi kendine. Bu kadar birlikte olduktan, birlikte çıplak yüzdükten sonra elbet sevişeceklerdi. Ama Barış en azından şimdilik hiç oralarda değildi. Ben ne çabuk iyileşmeye başladım, aklım nelere kayıyor diye kendinden utanarak söylendi. Havuzdan çıktı, havluya sarınıp giyinmeye  giderken mutfaktan iştah açıcı kokular gelmeye başlamıştı.

         Beyaz begonvilli çardağın altında güveçte pişirilmiş domatesli biberli yumurtadan çeşitli peynirlere zeytinlere kadar öyle zengin bir kahvaltı sofrası hazırlanmıştı ki, İstanbul'daki yaşamında…”





    Bodrum Otobüsü Kızları

         “Astrea Yayıncılık - 2009

         236 sayfa


         Kitaptan:

    Tütsülü geceler… Uçuk makyaj, kısa çizme, file çorap… “Kefaluka” ne demek?... Cennetkarıoğlu Efe… Çıplak göğüslü, blucin pantolonlu… Kitsch örneği bir çift kadın terliği… “Kapatın gari şu ıhladanı”… İzmir Doktorası…  Su ısıttığı utangaç geceleri… Nokia’lar değerine alınır… Karşıyaka’dan gelen “Venüs-1”… Plakaları Slovakya, Romanya, Moldova… Sade pilav ver usta… Ön camında “basın” yazıyordu… Danıştay olsun okusun da… “Restorize etmek”… We love you Crete!... Kavanoz kapaklarından ders almak… Kelleci Halil… Kebapçının külahı… Kuzey Kıbrıs ekonomisinin ruhuna fatiha… Müraccatül muacceletül vi ay pi ofis!... Abi ne olursun bir hafta daha kal… İçine kırmızı çamaşır giyeceksin… Koca göğüslerini içine sarkıt… Erkek olmadan yaşanır mı?... Yoksa sen evden mi kaçtın?... Kızıl saçlı afet… Tombul memeleri mayolarından fırlamış… Ayla Hanım’ı elbisesiz gibi bilirdi… Göğüs başları Yolanda’nınkinin… Buzdolabında bira var mıydı?... Armoz, paraçol, usturmaça… Nikâh düğün takmadan… Kocam burada değil… Ateistler ayin mi yapıyor?... Ben doğuyu sevmiyorum… Ayyıldız’ın bu halleri… “Bilmez min Mecellen’i?”




    Egerotica+18

       Astrea Yayıncılık - Ekim 2009

       230 sayfa 
        

        Bu kitapta daha önce Ege öyküleri’yle tanıdığımız O. Gönenç’in yine Ege’de geçen, bu kez erotizmin zirvelerinde dolaşan, ama her durumda insanlık hallerini gözler önüne seren öykülerini okuyacaksınız.

        Kitaptan:

   “…Yarı doğrulmuş, ayakkabısının bilek tokasını açmaya çalışıyordu. Ona yardım ederek bu ayakkabı değil, erotik sanat yapıtı nesneyi bir kenara koydum. Yanına da ötekini. İris ayaklarının sevilmesinden çok hoşlanır, bunun da uzun sürmesini isterdi. Çaktırmadan mutfaktaki saate baktım, Veli’yi almak için yarım saatten fazla zaman vardı. Giysilerimden aceleyle kurtulup bu akşamki aşk sahnemizde yerimi almamla ayaklarını yüzüme uzatması bir oldu. İris soyunmamıştı da, nasıl olduysa etek diye giydiği lastikli nesne kalçalarından beline tırmanmış, bluz diye giydiği de göğüslerini dışarı fırlatarak karnına inmişti. Kollarını yanlara uzatarak gözlerini kapattı. Ten, yeni ayakkabı ve parfüm kokan ayaklarını sevmemden ötürü inlemeye, usulca kıvranmaya başlamıştı...”



LÜTFEN DİKKAT!
BU SİTEDEKİ BÜTÜN YAZI, FOTOGRAF, VE DİĞER TÜR MALZEME ALINTILAR DIŞINDA  O. GÖNENÇ’E AİTTİR VE İLGİLİ YASA GEREĞİ KORUMA ALTINDADIR. 
LİNK VERMEK DIŞINDA GÖNENÇ’İN YAZILI İZNİ OLAMADAN  KULLANMAYINIZ. TEŞEKKÜRLER.